Şu filmlerde, dizilerde hediye verilen mücevheri görünce yüzü şekilden şekile giren, adeta hayatının orgazmını yaşayan kadınlar var ya..illet oluyorum o modele..Hayatımda herhangi bir mücevher, değerli (?) taş vs. gördüğümde öylesine kendimden geçmişliğim yoktur. Olamaz da..Allahtan "Seninki hala tek taş almadı mı? Kaç kırat olsun, kaç ayar güzel gözükür..vs" sohbeti yapan arkadaşlarım yok. Olsa, ayı kovalıyo gibi kaçarım onlardan..dinlenir dinlenir kaçarım...
Al sana tek taş!
Hayatımda aldığım en güzel hediye neydi diye düşünüyorum..Biri hosteslik yaparken uçuştan yorgun argın döndüğümde evde bulduğum "zeytinyağlı fasulye ile pilav" dı. Perdeciler ölçü almaya gelecekler diye evin anahtarını bir arkadaşa verip uçuşa gitmiştim. Döndüğümde mutfak tezgahının üzerinde dünyanın en anlamlı hediyesi duruyordu...Bedeni yoran ve uykusuzlukla mücadele gerektiren işler yapanlar bilir; eve gelirken karnınız açtır ama yemek yapmayı bırakın duş almak bile o kadar zor gelir ki, kendimi toprağa gömeyim de teyemmüm edeyim bari dersiniz. Sonra bir bakarsınız ki biri hiç de mecbur olmadığı halde, sırf siz mutlu olasınız diye bir şey yapmış. (Üstelik yemek yapmaktan anlamayan erkek kişiydi o arkadaşım.) Herhalde o iki tabağı gördüğümde bende de bahsettiğim o orgazma ulaşmış kadın ifadesi oluşmuştur.
İkincisi de bu sene arkadaşımın benim için hazırlayıp yolladığı 9 sezon Seinfeld DVD Setiydi. Torunlarıma fln miras bırakırım artık ..o derece değerli benim için...
Birine aldığınız hediye, onu ne kadar tanıdığınızı (ya da ne kadar az tanıdığınızı) gösterir.
Onu neyin mutlu edeceğini tahmin etmek , neyi görmek/yaşamak ihtiyacında olduğunu bilmektir önemli olan, Kaç lira harcadığın, nereden getirttiğin vs. değil...
yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Ağustos 2010 Çarşamba
11 Ağustos 2010 Çarşamba
Bir yerden Başlamak...
Kitaplar...kendimi bildim bileli, sahip olmadığım şeylere birer yolculuk bileti oldular. Seks filmlerinin oynatıldığı küçücük bir mahalleden sayelerinde çıktım, dolaştım dünyayı...Gezdiğim gizemli şehirler, misafir olduğum şatolar, malikaneler büyüledi beni. Ama en çok karakterler: yüzleri, kokuları etrafımda dolaşan, fısıltıları kulaklarımda kontlar, prensesler, periler, krallar, sokak çocukları..en çok onlar başımı döndürdü. Öğrettiler, değiştirdiler, şaşırttılar, korkuttular.
Küçükken evimizde kitap bulunmazdı. Üst kat komşumuzun şımarık, huysuz kızı Ebru yla oynamaya çağrıldığımda (çünkü hiç arkadaşı yoktu, bir ben sabredebiliyordum kaprislerine) onu saklambaç oynamaya ikna eder, saymaya başlayınca kütüphanenin yanında alırdım soluğu. Yüze gelene kadar kaç sayfa okursam kardı. Bu oyunlar genellikle kitap okurken basılmam ve saçlarımın yolunmasıyla son bulurdu. Az dayak yemedim o kızdan. (Sonradan kapandığını duydum. Bilinçaltında benim vicdan azabım kalmadıysa noolayım :)
Daha sonraları yatılı okulda, zorla kapattırılan ışıklar yüzünden ranza üstlerine koyduğumuz mumlarla okumaya çalıştım. Etütlerde yakalanırsak kitapları kafamızda paralıyorlardı çünkü.
Erişemediğin şey hep değerli olur ya..Kitaplar da öyleydi benim için. Taa ki üniversite yıllarında eski kocamla tanışana kadar..Ailemizden uzakta bağımsız geçen yıllarımız rock'n roll & drugs tan ibaret değildi. Tam tersi, akşamüstü usul usul demlenen çayın yanı sıra Vivaldi dinler kitap okurduk huzur içinde. Muhteşemdi! Susamış gibi okudum o yıllarda. Her yerde her dakika..Çalışmaya başladığımda bile casinonun gürültüsü arasında staff room da okumaya çalışırdım. İlk günler deli gözüyle bakanlar sonradan yanlarında kitap getirmeye başladılar ve dünyanın en çok kitap okuyan staff ı olduk sanırım. Aynı anda aynı kitabı alır kim daha önce bitirecek diye yarışırdık. Sabaha karşı 04.00 , müşteri yok, sıkıntıdan patlarken birbirimizi arar, 3 saniyen var : şu kitabın yazarı kimdi? bu ülkenin başkenti neresiydi? 5.cumhurbaşkanımız kimdi? diye oyun oynardık.
Yıllar sonra hosteslik yaparken bir gün Adana ya uçtum. Casino daki arkadaşlarımdan biri yolcu olarak uçağa bindi ve beni görünce "Şimdiye kadar çoktan yazar olmuşsundur diye düşünmüştüm" dedi. " Nietzsche Ağladığında" kitabında Irvın Yalom der ki "Toprak ne kadar zenginse orada bir şey yetiştirememek de o denli acı verici olur." Bu satırı okurken nasıl tokat yemiş gibi hissettiysem arkadaşımın sözüyle de aynı şekilde sarsıldım.
Hayatımı kazanmaya çalışırken edebiyattan, hayalden ve o büyülü dünyadan ne kadar uzaklaştığımı düşündükçe çektiğim acı diğer kayıplarım ve acılarımla birlikte zamanla Panik Atağa dönüştü.
Ve şimdi bir yerden başlamalıyım diye düşünüyorum.
Bugün o başlangıcın günüdür.
Küçükken evimizde kitap bulunmazdı. Üst kat komşumuzun şımarık, huysuz kızı Ebru yla oynamaya çağrıldığımda (çünkü hiç arkadaşı yoktu, bir ben sabredebiliyordum kaprislerine) onu saklambaç oynamaya ikna eder, saymaya başlayınca kütüphanenin yanında alırdım soluğu. Yüze gelene kadar kaç sayfa okursam kardı. Bu oyunlar genellikle kitap okurken basılmam ve saçlarımın yolunmasıyla son bulurdu. Az dayak yemedim o kızdan. (Sonradan kapandığını duydum. Bilinçaltında benim vicdan azabım kalmadıysa noolayım :)
Daha sonraları yatılı okulda, zorla kapattırılan ışıklar yüzünden ranza üstlerine koyduğumuz mumlarla okumaya çalıştım. Etütlerde yakalanırsak kitapları kafamızda paralıyorlardı çünkü.
Erişemediğin şey hep değerli olur ya..Kitaplar da öyleydi benim için. Taa ki üniversite yıllarında eski kocamla tanışana kadar..Ailemizden uzakta bağımsız geçen yıllarımız rock'n roll & drugs tan ibaret değildi. Tam tersi, akşamüstü usul usul demlenen çayın yanı sıra Vivaldi dinler kitap okurduk huzur içinde. Muhteşemdi! Susamış gibi okudum o yıllarda. Her yerde her dakika..Çalışmaya başladığımda bile casinonun gürültüsü arasında staff room da okumaya çalışırdım. İlk günler deli gözüyle bakanlar sonradan yanlarında kitap getirmeye başladılar ve dünyanın en çok kitap okuyan staff ı olduk sanırım. Aynı anda aynı kitabı alır kim daha önce bitirecek diye yarışırdık. Sabaha karşı 04.00 , müşteri yok, sıkıntıdan patlarken birbirimizi arar, 3 saniyen var : şu kitabın yazarı kimdi? bu ülkenin başkenti neresiydi? 5.cumhurbaşkanımız kimdi? diye oyun oynardık.
Yıllar sonra hosteslik yaparken bir gün Adana ya uçtum. Casino daki arkadaşlarımdan biri yolcu olarak uçağa bindi ve beni görünce "Şimdiye kadar çoktan yazar olmuşsundur diye düşünmüştüm" dedi. " Nietzsche Ağladığında" kitabında Irvın Yalom der ki "Toprak ne kadar zenginse orada bir şey yetiştirememek de o denli acı verici olur." Bu satırı okurken nasıl tokat yemiş gibi hissettiysem arkadaşımın sözüyle de aynı şekilde sarsıldım.
Hayatımı kazanmaya çalışırken edebiyattan, hayalden ve o büyülü dünyadan ne kadar uzaklaştığımı düşündükçe çektiğim acı diğer kayıplarım ve acılarımla birlikte zamanla Panik Atağa dönüştü.
Ve şimdi bir yerden başlamalıyım diye düşünüyorum.
Bugün o başlangıcın günüdür.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
